Bir an durup düşünmek gerekiyor: Yaşadığımız hayat gerçekten bizim mi, yoksa başkalarına gösterdiğimiz bir vitrin mi?
Hayat, sessizce yaşanırken; biz onu sesli bir gösteriye çeviriyoruz.
Sosyal medya ise bu gösterinin sahnesi oldu. Herkesin en parlak ışığını yaktığı, en iyi halini seçtiği bir sahne… Ama sahne arkasında kalan gerçek, çoğu zaman görünmez.
Zamanla, anı yaşamak ile anı göstermek arasındaki sınır silikleşti. Artık çoğu insan bir anın içinde değil, o anın dışarıdan nasıl göründüğünün peşinde. Bir manzaranın önünde duruyor ama manzarayı değil, kadrajı düşünüyor. Bir kahkaha atıyor ama o kahkahanın ekranda nasıl duracağını tartıyor.
Sosyal medya bir zamanlar insanları yakınlaştıran bir araçtı. Bugün ise çoğu zaman insanları kendi gerçekliğinden uzaklaştıran bir sahneye dönüşmüş durumda. Sorun tam da burada başlıyor. Çünkü insanlar başkalarının seçilmiş anlarıyla kendi hayatlarının tamamını kıyaslıyor. Ve bu kıyas, fark etmeden bir eksiklik hissi yaratıyor. Oysa hayat, paylaşılanlardan çok yaşananların toplamıdır. Hiçbir hayat sürekli mutlu, sürekli düzgün, sürekli “paylaşılabilir” değildir.
“Ve en değerli anlar çoğu zaman paylaşılmayan, sadece hissedilen anlardır. Hayat ise yaşanan, hissedilen ve hatırlanan anların içinde saklıdır.”
Bazı sorular vardır, cevabını bulmak için değil; insanın kendine dönmesi için sorulur.
Peki soru şu:
Gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece gösteriyor muyuz?
Belki de cevap çok basittir:
Hayatı göstermek değil, yaşamak gerekir.
