Sürekli konuşuyoruz ya… Sosyal çürüme diyoruz… Sosyolojik sorunlar diyoruz… Psikolojik sorunlar diyoruz… Ekonomik sorunlar diyoruz… Eğitim sorunları diyoruz… Ahlaki sorunlar diyoruz… Diyoruz da diyoruz… Ancak tüm bu kavramlar, çoğu zaman yalnızca teoride kalıyor. Ne zaman ki bir felaketle karşılaşıyoruz, işte o zaman dile getirdiğimiz sorunların ne kadar gerçek ve yakıcı olduğunu anlıyoruz. Geçtiğimiz günlerde yaşanan katliam, yıllardır konuşulan bu sorunların acı bir yansıması olarak karşımıza çıktı. Bu elim olay, yalnızca bir trajedi değil; aynı zamanda toplumun aynaya bakmasını zorunlu kılan bir uyarıdır.
Düşünün, henüz 14 yaşında bir çocuk… Ölümü nereden biliyor? Öldürmeyi nereden öğreniyor? Silah kullanmayı nasıl beceriyor? Evcilik oynayacak yaştaki çocuklarımız nasıl oluyor da birer caniye dönüşebiliyor? Misket oynaması gereken bireyler, nasıl oluyor da bir katliam gerçekleştirebiliyor? Her şeyi bir kenara bırakalım; bu çocuklar akıllarını nasıl bu şekilde yitirebiliyor? Bu soruların her biri, aslında toplumun tüm katmanlarını ilgilendiren derin bir sorgulamanın kapısını aralıyor.
Bir çocuğun şiddete yönelmesi, tek bir nedene indirgenemez. Bu durum, bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorundur. Ailede sevgi ve ilgi eksikliği, okulda yeterli rehberliğin sağlanamaması, medyada şiddetin normalleştirilmesi ve sosyal medyada kontrolsüz içeriklerin yaygınlaşması, bu trajedinin arka planında yer alan önemli etkenlerdir. Özellikle dijital çağın getirdiği kontrolsüz bilgi akışı, çocukların gerçek ile kurgu arasındaki sınırı ayırt etmesini zorlaştırmaktadır. Şiddetin sıradanlaştırıldığı bir dünyada büyüyen gençler, zamanla empati duygusunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.
Eğitim sistemine de bu noktada büyük sorumluluk düşmektedir. Okullar yalnızca akademik başarıyı değil, aynı zamanda değerler eğitimini de öncelemelidir. Sevgi, saygı, hoşgörü ve empati gibi insani değerler, çocuklara küçük yaşlardan itibaren kazandırılmalıdır. Çünkü yaşatmayı öğretmeden öldürmenin sonuçlarını anlatmak mümkün değildir. Bir toplum, gençlerine vicdanı öğretmeden huzurlu bir gelecek inşa edemez. Tabii ki aile destekli bir eğitim sistemi ile birlikte...
Ekonomik sıkıntılar da bu tablonun önemli bir parçasıdır. Gelecek kaygısı içinde büyüyen çocuklar, umutsuzluk ve öfke ile tanışmaktadır. Sosyal adaletsizlik, eşitsizlik ve fırsat yoksunluğu, bireylerde yabancılaşma duygusunu güçlendirmektedir. Bu yabancılaşma ise zamanla bireyin kendisine ve çevresine karşı duyarsızlaşmasına neden olmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca bireysel bir trajedi değil, toplumsal bir kırılma haline gelmektedir.
Kahramanmaraş’ta yaşanan bu acı olay, aslında tüm sorunların birleştiği bir noktayı temsil etmektedir. Bu trajedi, sadece bir güvenlik meselesi olarak ele alınmamalıdır. Aksine, eğitimden aile yapısına, ekonomiden medyaya kadar uzanan geniş bir perspektifle değerlendirilmelidir. Aksi takdirde benzer olayların yaşanmasının önüne geçmek mümkün olmayacaktır.
Eğitim ve Aile
Unutmamak gerekir ki çocuklar doğuştan suçlu değildir; onları suça iten koşullar vardır. Bir çocuğun eline kalem yerine silah alması, toplumun ortak başarısızlığıdır. Bu nedenle suçlu aramak yerine çözüm üretmek zorundayız. Daha bilinçli aileler, daha güçlü bir eğitim sistemi ve daha sorumlu bir medya anlayışı, bu tür trajedilerin önüne geçilmesinde hayati rol oynayacaktır. Özellikle medya okuryazarlığı, dijital okuryazarlık gibi konular uzmanları tarafından çocuklara aşılanmalıdır. Yıllar öncesinde köy okullarına gerçekleştirdiğimiz medya okuryazarlığı etkinliğinden de hareketle, birçok ilkokul, ortaokul ve lisede çağımızın en önemli iletişim aracı olan dijital medya dersleri verilmemektedir. Bu durum cinsiyetsizleşme, canileşme, duygusuzlaşma gibi birçok sorunuda beraberinde getirmektedir.
Sonuçlar ve Tedbirler
Yaşanan bu elim olay hepimize önemli bir ders vermektedir: Eğer çocuklarımıza yaşatmayı öğretmezsek, öldürmenin sonuçlarını acı bir şekilde öğrenmek zorunda kalırız. Vicdanın, merhametin ve insanlığın egemen olduğu bir toplum inşa etmek için hepimize görev düşmektedir. Çünkü bir toplumun gerçek gücü, yetiştirdiği çocukların kalbinde saklıdır. Ve o kalplere ne ekersek, gelecekte onu biçeriz.
