Mustafa DEMİR
Köşe Yazarı
Mustafa DEMİR
 

MUTLULUK DAYATMASI

Mutluluk dünya üzerine eşit şekilde dağıtılmış olamaz. Bence serpiştirilmiştir. Dağların bulutlara değen tepelerinde, okyanusların derinlerinde, insan eli değmemiş ormanların içinde, halen tecrübe edilmemiş mutluluk zerreleri olmalı. Herhalde sırf bu yüzden ekstrem sporlar ile uğraşan insanlar, bu tür faaliyetlerde çok daha fazla haz duyuyorlardır. Aslına bakacak olursak mutluluk üzerine konuşmak, onu düşünmek ve onun üzerinden fikir yürütmek insana pekiyi hissettirmiyor. İnsan bir başka güzel duygudan bahis açtıkça, kendi zatında bulunan noksanlıkları da görmeye başlıyor. Bu noksanlıklar birer yara haline geliyor. Zamanla insan kendi şahsında bulunmayan bir duygu ile karşılaştıkça çekinmeye, kaçmaya, korkmaya ve nihayetinde nefret etmeye başlıyor. Artık bizler için klişe bir kalıptan başka bir anlam ifade etmeyen ’’ Popüler Kültür’’ dediğimiz olgu, bize nasıl mutlu olunacağını dayatmaya başladığından beri işler çığırından çıkmış vaziyette. Zira bu olgunun bize dayattığı ve farkında olmadan kabul ettirdiği rol modellerin neye üzüldüğüne ve nelere sevindiğine dikkat eder hale geldik. Bu yüzden artık bizler için bütün duyguların birer reçetesi var. Bu şekilde ifade edince kolektif olma kavgası bakımından insanın duygu ve eylemlerinin birbirine benzemesi ne kadar rahatsız edici görünüyor öyle değil mi? Bu öğrenilmiş reçeteler birbirimizi zorbalamamızı da kolaylaştırıyor aslında. İyi bir haber alındığında kimlerin birbirini nasıl arayacağı, ne şekilde onaylayacağı, bu durumu hangi sosyal mecralarda hangi ifadeler ile ilan edeceği gibi durumlar yazılı olmayan kurallar bütünü haline gelmiş durumda. Yapmadığınız zaman ne olacak? Suçlanacaksınız. Fi bilmem kaç asır evvel su kaynağını takiben göç etmeyi reddedecek bireyin cezası belliydi. Çoğunluğa karşı gelenler avcı toplayıcı grubun dışında bırakılarak ölüme terk edilirdi. Tarım toplumunda tabi işler biraz daha değişti. Yerleşik hayat ile cezalandırmak için sizi bir yerlere hapsetmeye başladılar. İnanın bu tür yaptırımlar çok daha insaflı. Bugün toplumun size dayattığı herhangi bir gerçekliğe karşı çıkmanız durumunda derhal mimleniyorsunuz. Türlü dedikodular ile kaç yıl evvel işlediğiniz hatalar ortaya saçılıp yeniden konuşulmaya başlanıyor. Haklılık haksızlık mücadelesi ile bütün bir eş dost, umumi efkâr aranıyor, görüşülüyor ve karakteriniz, şahsiyetiniz sil baştan gözden geçiriliyor. Netice itibariyle kimileri tarafından, kötü, ilgisiz, kayıtsız ve faydasız olarak etiketlenirken bazıları tarafından da daha iyi sıfatlarla yan yana getiriliyorsunuz. Üstelik sizi hayırla ananlarda bu işi karakaşınız kara gözünüz için değil, menfaatleri için yapıyor. Birde benim gibi toplumun birçok kesimi ile iş yapan ve samimiyet kuran biriyseniz işiniz daha da zor. Aşama aşama anlattığım bu döngüye çok sık maruz kalıyorsunuz. Karakterler sürekli değişiyor fakat saçmalıklar hep birbirine benziyor. Peki, niye toplumun bugün bir kurallar bütünü haline getirdiği bütün bu vazifeler silsilesinden kaçınıyoruz? Niçin dâhil olmamakta ısrar ediyoruz? Çünkü istemiyoruz. Kısa ve net bir ifade ile istemiyoruz hepsi bu. Birbirimizi kandırmayalım kolektif bir bilincimiz falan da yok. Mutlu bir azınlık değiliz. Şen bir istikbal ütopyasında da yaşamıyoruz. Her birimizin sırtında çok öncelerden gelen kamburlar var. Her birimiz fikrimizde ve gönlümüzde türlü çıbanlara merhem arıyoruz. Çalışıyoruz, bir başkasının umursamadığı sahalarda kendimizi gerçekleştirebilmek için mücadele veriyoruz. Üstelik gökten düşüveren kar tanesi gibi birbirimize de benzemiyoruz. Haz duyduğumuz duygular, hislerimiz, üzüntülerimiz, hassasiyetlerimiz ve mutluluk evrelerimiz birbirinden çok farklı ve değişken. Bugün içinde yaşadığımız toplumunda bir gerçeği var ki; Etrafımızdakilerin yaşadığı mutluluk ve üzüntüler bizi çok da fazla etkilemiyor. Dolayısıyla toplumun dayatmaları umurumuzda değil. Biz kendi gündemimize odaklanmış vaziyetteyiz. Bütün bunları ifade edince sanki toplumsal duyarlılığımızı kaybetmişiz ve ne kadar marjinal olduğumuzu iddia ediyormuşuz gibi gelebilir. Duyarlılığımız hala yerinde. Sabahları uyanıp hızlıca dünyada neler olmuş diye sosyal mecralarda gezinirken, bir kadın yahut çocuk cinayeti görünce hissettiğim duyguların tarifi imkânsız. Yaşam hakkı elinden alınmış, özgürlüğü kısıtlanmış, tacize, tecavüze maruz kalmış, hakkı gasp edilmiş herhangi birinin haberini okuyunca kanım çekiliyor, moralim bozuluyor. Sokakta alelade gezen bir kedinin, köpeğin yahut herhangi bir hayvanın durduk yere öldürüldüğünü, işkenceye maruz kaldığını okuyunca da kendimi kötü hissediyorum. Hastane bahçelerinde, banka sıralarında, üçüncü sınıf esnaf lokantalarında, varoşlarda ki kıraathanelerde insanların dertlerini dinledikçe kendimi çok ama çok kötü hissediyorum. Sonra işte kente geliyorum. Az evvel bahsettiklerime görece çok daha iyi bir mekanda otururken, eli nasır tutmamış, hayatında zorluk görmemiş suni hayatlar yaşayan insanlar geliyor. ’’Hadi doğum günümü özel kılacak bir şeyler yap’’, ’’Beni ne kadar sevdiğini göster’’ ,’’Sende bizden ol’’ diyorlar. İçten içe gülüyorum. Bu gülüş bir üstünlük iddiasından yahut zekâ parıltısından mütevellit değil. Aynı kent içinde bu kadar farklı gerçekliklerin ve uç sınırların oluşuna üzülüyorum. Müdahale edip değiştiremediğim için de çıldırıyorum. Sadece gülümsüyorum. İşte mutluluk bahsi ve dayatmalar üzerine bunları söyleyerek bir nebze olsun rahatladım. Kibirli, marjinal, mütefekkir, entelektüel falan değilim. Köylüyüm yahu. Ama öz saygı nedir biliyorum. Size tavsiyemdir dostlarım. Öz saygınızı yitirmeyin. Şahsiyetinize leke sürmeyin. Evet, aidiyet şahsiyettir. Fakat çürük temeller üzerine kurulmuş bir cemiyete ait olmasanız ne yazar. En iyisi mi benim gibi yek başınıza kalın. Başınızın tepesinde yüksek fildişi kulelerde oturan hilkat garibelerinden kurtulun. İşte o zaman çok daha berrak bir gökyüzüne bakacak, sizde kendi gündeminize odaklanacaksınız.   NOT: Avcı toplayıcı gruplarda çok da başkaldırmayın. Aç kalırsınız. Çoğunluk ne derse uyuverin gitsin. Suyolunu takip edelim çok av buluruz diyorlarsa siz de katılın. Onlar avlanır sizde manzarayı seyrederek şiir yazar, kuş sesi dinlersiniz.   Esenlikler. Mustafa Demir 15.06.2026
Ekleme Tarihi: 15 Haziran 2026 -Pazartesi

MUTLULUK DAYATMASI

Mutluluk dünya üzerine eşit şekilde dağıtılmış olamaz. Bence serpiştirilmiştir. Dağların bulutlara değen tepelerinde, okyanusların derinlerinde, insan eli değmemiş ormanların içinde, halen tecrübe edilmemiş mutluluk zerreleri olmalı. Herhalde sırf bu yüzden ekstrem sporlar ile uğraşan insanlar, bu tür faaliyetlerde çok daha fazla haz duyuyorlardır. Aslına bakacak olursak mutluluk üzerine konuşmak, onu düşünmek ve onun üzerinden fikir yürütmek insana pekiyi hissettirmiyor. İnsan bir başka güzel duygudan bahis açtıkça, kendi zatında bulunan noksanlıkları da görmeye başlıyor. Bu noksanlıklar birer yara haline geliyor. Zamanla insan kendi şahsında bulunmayan bir duygu ile karşılaştıkça çekinmeye, kaçmaya, korkmaya ve nihayetinde nefret etmeye başlıyor. Artık bizler için klişe bir kalıptan başka bir anlam ifade etmeyen ’’ Popüler Kültür’’ dediğimiz olgu, bize nasıl mutlu olunacağını dayatmaya başladığından beri işler çığırından çıkmış vaziyette. Zira bu olgunun bize dayattığı ve farkında olmadan kabul ettirdiği rol modellerin neye üzüldüğüne ve nelere sevindiğine dikkat eder hale geldik. Bu yüzden artık bizler için bütün duyguların birer reçetesi var. Bu şekilde ifade edince kolektif olma kavgası bakımından insanın duygu ve eylemlerinin birbirine benzemesi ne kadar rahatsız edici görünüyor öyle değil mi? Bu öğrenilmiş reçeteler birbirimizi zorbalamamızı da kolaylaştırıyor aslında. İyi bir haber alındığında kimlerin birbirini nasıl arayacağı, ne şekilde onaylayacağı, bu durumu hangi sosyal mecralarda hangi ifadeler ile ilan edeceği gibi durumlar yazılı olmayan kurallar bütünü haline gelmiş durumda. Yapmadığınız zaman ne olacak? Suçlanacaksınız. Fi bilmem kaç asır evvel su kaynağını takiben göç etmeyi reddedecek bireyin cezası belliydi. Çoğunluğa karşı gelenler avcı toplayıcı grubun dışında bırakılarak ölüme terk edilirdi. Tarım toplumunda tabi işler biraz daha değişti. Yerleşik hayat ile cezalandırmak için sizi bir yerlere hapsetmeye başladılar. İnanın bu tür yaptırımlar çok daha insaflı. Bugün toplumun size dayattığı herhangi bir gerçekliğe karşı çıkmanız durumunda derhal mimleniyorsunuz. Türlü dedikodular ile kaç yıl evvel işlediğiniz hatalar ortaya saçılıp yeniden konuşulmaya başlanıyor. Haklılık haksızlık mücadelesi ile bütün bir eş dost, umumi efkâr aranıyor, görüşülüyor ve karakteriniz, şahsiyetiniz sil baştan gözden geçiriliyor. Netice itibariyle kimileri tarafından, kötü, ilgisiz, kayıtsız ve faydasız olarak etiketlenirken bazıları tarafından da daha iyi sıfatlarla yan yana getiriliyorsunuz. Üstelik sizi hayırla ananlarda bu işi karakaşınız kara gözünüz için değil, menfaatleri için yapıyor. Birde benim gibi toplumun birçok kesimi ile iş yapan ve samimiyet kuran biriyseniz işiniz daha da zor. Aşama aşama anlattığım bu döngüye çok sık maruz kalıyorsunuz. Karakterler sürekli değişiyor fakat saçmalıklar hep birbirine benziyor.

Peki, niye toplumun bugün bir kurallar bütünü haline getirdiği bütün bu vazifeler silsilesinden kaçınıyoruz? Niçin dâhil olmamakta ısrar ediyoruz? Çünkü istemiyoruz. Kısa ve net bir ifade ile istemiyoruz hepsi bu. Birbirimizi kandırmayalım kolektif bir bilincimiz falan da yok. Mutlu bir azınlık değiliz. Şen bir istikbal ütopyasında da yaşamıyoruz. Her birimizin sırtında çok öncelerden gelen kamburlar var. Her birimiz fikrimizde ve gönlümüzde türlü çıbanlara merhem arıyoruz. Çalışıyoruz, bir başkasının umursamadığı sahalarda kendimizi gerçekleştirebilmek için mücadele veriyoruz. Üstelik gökten düşüveren kar tanesi gibi birbirimize de benzemiyoruz. Haz duyduğumuz duygular, hislerimiz, üzüntülerimiz, hassasiyetlerimiz ve mutluluk evrelerimiz birbirinden çok farklı ve değişken. Bugün içinde yaşadığımız toplumunda bir gerçeği var ki; Etrafımızdakilerin yaşadığı mutluluk ve üzüntüler bizi çok da fazla etkilemiyor. Dolayısıyla toplumun dayatmaları umurumuzda değil. Biz kendi gündemimize odaklanmış vaziyetteyiz. Bütün bunları ifade edince sanki toplumsal duyarlılığımızı kaybetmişiz ve ne kadar marjinal olduğumuzu iddia ediyormuşuz gibi gelebilir. Duyarlılığımız hala yerinde. Sabahları uyanıp hızlıca dünyada neler olmuş diye sosyal mecralarda gezinirken, bir kadın yahut çocuk cinayeti görünce hissettiğim duyguların tarifi imkânsız. Yaşam hakkı elinden alınmış, özgürlüğü kısıtlanmış, tacize, tecavüze maruz kalmış, hakkı gasp edilmiş herhangi birinin haberini okuyunca kanım çekiliyor, moralim bozuluyor. Sokakta alelade gezen bir kedinin, köpeğin yahut herhangi bir hayvanın durduk yere öldürüldüğünü, işkenceye maruz kaldığını okuyunca da kendimi kötü hissediyorum. Hastane bahçelerinde, banka sıralarında, üçüncü sınıf esnaf lokantalarında, varoşlarda ki kıraathanelerde insanların dertlerini dinledikçe kendimi çok ama çok kötü hissediyorum. Sonra işte kente geliyorum. Az evvel bahsettiklerime görece çok daha iyi bir mekanda otururken, eli nasır tutmamış, hayatında zorluk görmemiş suni hayatlar yaşayan insanlar geliyor. ’’Hadi doğum günümü özel kılacak bir şeyler yap’’, ’’Beni ne kadar sevdiğini göster’’ ,’’Sende bizden ol’’ diyorlar. İçten içe gülüyorum. Bu gülüş bir üstünlük iddiasından yahut zekâ parıltısından mütevellit değil. Aynı kent içinde bu kadar farklı gerçekliklerin ve uç sınırların oluşuna üzülüyorum. Müdahale edip değiştiremediğim için de çıldırıyorum. Sadece gülümsüyorum.

İşte mutluluk bahsi ve dayatmalar üzerine bunları söyleyerek bir nebze olsun rahatladım. Kibirli, marjinal, mütefekkir, entelektüel falan değilim. Köylüyüm yahu. Ama öz saygı nedir biliyorum. Size tavsiyemdir dostlarım. Öz saygınızı yitirmeyin. Şahsiyetinize leke sürmeyin. Evet, aidiyet şahsiyettir. Fakat çürük temeller üzerine kurulmuş bir cemiyete ait olmasanız ne yazar. En iyisi mi benim gibi yek başınıza kalın. Başınızın tepesinde yüksek fildişi kulelerde oturan hilkat garibelerinden kurtulun. İşte o zaman çok daha berrak bir gökyüzüne bakacak, sizde kendi gündeminize odaklanacaksınız.

 

NOT: Avcı toplayıcı gruplarda çok da başkaldırmayın. Aç kalırsınız. Çoğunluk ne derse uyuverin gitsin. Suyolunu takip edelim çok av buluruz diyorlarsa siz de katılın. Onlar avlanır sizde manzarayı seyrederek şiir yazar, kuş sesi dinlersiniz.

 

Esenlikler.

Mustafa Demir

15.06.2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve postegram.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.