Mustafa DEMİR
Köşe Yazarı
Mustafa DEMİR
 

SADAKAT VE LİYAKAT

 Şanlı Türk mazisinde ve İslam dininde sayısız örneğini bulabileceğiniz bahsi geçen önerilerimizi esas alan bir yönetim şekli şüphesiz ki uygulandığı takdirde Türk milletini muasır medeniyetler seviyesine ulaştıracak, Türk disiplinini dünya devleri arasında üstün ve hâkim kılacaktır.(!) Kelime anlamı ile sadakat; İçten bağlılık, liyakat ise; İşi ehline vermektir. Birkaç cümle ile basitçe ifade edebildiğimiz bu iki kavram toplulukların, cemiyetlerin hatta bir devletin idaresinde dahi göz ardı edilmemesi ve önemle üzerine düşülmesi gereken bir meseledir. Eğer ki bir millet zengin ve müreffeh toplum seviyesine ulaşmak istiyorsa, millet mensuplarının milli ülküleri ve süregelen mili disiplinlerine riayet etmeleri, vazife şuuru içerisinde sadık bir vatandaş olması gerekmektedir. Disiplinsiz hiçbir mücadele muvaffakiyet ile neticelenemeyeceği için milli bir disiplinden yoksun olan milletler, ivedi bir gayret göstererek kültürel değerleri ile çatışmayacak bir disiplin edinmelidirler. Millet mensupları sadece sadık birer vatandaş olarak milli ülkü ve çalışma programına katkıda bulunabilirler. Unutulmamalıdır ki en sadık insan vazifesini layıkıyla yerine getirendir. Kişi milletinin bekası için önem arz eden herhangi bir konuda, halkın iç içe olduğu sosyal ortamlar da vuku bulan hadiselerde hatta ikili ilişkilerinde dahi şahsi menfaatlerinden evvel mensubu olduğu milletin menfaatlerini gözeterek sadakat borcunu ödemiş olur. Kişilerin vazifelerini kusursuz yerine getirmeleri ve menfaat hususunda şahsından evvel milletinin menfaatlerini gözetmesi fikri sizlere ulaşılamaz bir gerçekten ibaret gelebilir. Elbette bu fikrin toplumun her kesimine sirayet ettirilmesi için de başvurulacak yol bellidir. ‘’Liyakat’’ Bugün sokaklar işini sevmeyen, önemsemeyen ve bunu yaparken sadece kendine değil milletine de zarar verdiğinin farkında olmayan insanlarla dolu. Peki, onları sevmedikleri kadrolara yerleştiren, onları bu alanlarda sindiren en önemli etken nedir? Eğitim sistemi.(!) İşlevsiz biçime sokulan eğitim sistemi milleti manen çökerttiği gibi madden de dönüşü olmayan bir yola sokar. Yarınlarımızın yegâne umudu olan, Refahın hâkim olduğu dünya düzenini kuracağına inandığımız çocuklarımız kendinden ve milletinden uzak yetiştirilmekte. İçerisin- de eğitim, sağlık hayati değerler taşıyan kurumların ıslah edildiği Bütünsel Kalkınma Planı yerine, Devlet politikalarımızı köprüler ve yollar üzerine geliştirdiğimiz müddetçe milletimizin istikbalinden şüphe etmeliyiz. Nasıl ki bir balıktan uçması ve bir kuştan yüzmesi beklenilemezse kişiyi yerine getiremeyeceği bir vazife altında ezmek yâda ona adil olmayan bir kazanç sağlamak, hem yapılan işi hem de mümessilini rezil edecektir. Sadakat ilkesini topluma kabul ettirmek için liyakate dayalı bir devlet düzeni inşa etmeliyiz. Kişileri vazife şuuru ile şuurlandırmak için de onları layık oldukları alanlarda vazifelendirmemiz gerekiyor. İşte burada asıl görev kimlerin hangi işte ehil olduğunu tespit eden yöneticilere düşüyor. Yöneticiler vazifelendirme yaparken, işi alacak kişide şu vasıfları gözetmelidir: -Vazifeyi üstlenecek kişi yeterli bir eğitimden geçmiş ve alanında kabiliyetli bir kimse olmalıdır. -Kişi işini sevmekle birlikte yeri geldiğinde zamanından fedakârlık edecek ve daha fazla verim alabilmek için gayretini esirgemeyecektir. Aksi takdirde devlet ve görevli kadrolar zarar görür. Halka ulaştırılması hedeflenen hizmet yarım kaldığı gibi, görevi hak etmeyen kimselerin haksız kazanç ve itibar kazanmasına da sebep olunur. Şimdi birde işin İslami yönüne bakalım: Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim insanların bir arada yaşarken gözetmeleri gereken sadakat ve liyakat ilkeleri hakkında şunları söyler: ‘’ Şüphesiz ki Allah; size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah; bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah; Semi', Basar olandır.’’ (NİSA/58) (Bu), Allah’ın sadıkları sadakatlerinden dolayı mükâfatlandırması ve münafıklara azap etmesi veya dilerse tövbelerini kabul etmesi içindir. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur (mağfiret eden, günahları sevaba çeviren), Rahîm’dir (rahmet eden, Rahîm esmasıyla tecelli eden).(AHZAB/24) Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed(s.a.v)’in hicretin ilk günlerinde Medine’de yaşadığı bir olay yazımıza misal teşkil eder: Hz. Peygamber (s.a.v) Medine halkının erkek hurma çiçeklerini, meyve verecek olanların üzerine silkeleyerek doğal aşılama yaptıklarına şahit olur. Neden böyle yaptıklarını sorar. Onlar da hurma meyvelerinin kaliteli olması için bunu hep yaptıklarını söylerler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v) “Bunu yapmanızın bir fayda sağlayacağını zannetmiyorum” der. Onlar da hurma aşılama işini bırakırlar. O sene hurmalar cılız ve kalitesiz olur. Hz. Peygamber(s.a.v) bunun sebebini sorar. Onlar da, siz öyle buyurduğunuz için biz de aşılamayı bıraktık ve hurmalar böyle oldu, derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Benimkisi bir zandan ibaretti. Beni zannımla sorgulamayın. Ama ben size, Allah böyle buyuruyor diye bir haber getirirsem onu alın. Çünkü ben Allah adına asla yalan söylemem” buyurur (Müslim).  Yine adil oluşuyla nam salmış Osmanlı İmparatorluğu’nda da sadakat ve liyakat ilkesine bağlılığa sıkça rastlıyoruz. İstanbul’u fethederek Hz. Peygamber(s.a.v)’in övgüsüne mazhar olan yedinci Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet Han’ın yaşadığı şu olay yine yazımıza misal teşkil eder: ‘’İstanbul fethedilmiş ve Hızır Bey şehrin kadısı tayin edilmiştir. Bu yıllarda vuku bulan hadise farklı şekillerde aktarılsa da şöyle gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemeldir: Hıristiyan bir mimar Kadı Hızır Bey’in huzuruna çıkıp Padişah Fatih Sultan Mehmet Han’dan şikayetçi olduğunu beyan eder. İddia etiğine göre Sultan, Ayasofya Cami’inden daha yüksek bir kubbe ve daha  gösterişli  mimari özelliklere sahip  bir camii yaptırmak ister. Mimar bu işi üstlenir. Fakat Müslümanların Ayasofya’dan daha gösterişli bir esere sahip olmasına razı gelmez. Sultan’ın emri üzere Mısır’dan bir çok zahmetle getirilen sütunların yüksekliklerini kısa tutup, kubbenin yüksekliğini de Ayasofya’dan alçak yapar. Sultan emredilen hususların kasıtlı olarak ihlal edildiğini görünce oldukça hiddetlenmiştir. O kadar hiddetlenmiştir ki mahkemeye dahi lüzum görmeden mimarın elini kestirmiştir. Hızır Bey şikayet üzere konuyu araştırmış,şahitlerle birlikte Sultan’ı da mahkemeye çağırmıştır. Fatih mahkeme salonunda başköşeye oturmak isteyince Kadı Efendi: ‘’Oturma begüm. Hasmınla yüzleşmek üzere, mahkeme huzurunda ayakta dur.’’ der. Sultan derhal söylenen yere geçer. Mahkeme neticesinde ‘’Sen Murat oğlu Mehmet! Mahkeme edilmeden bu zimmînin elini kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek. Eğer mimarı razı edebilirsen, ölünceye dek onun ve ailesinin geçimini temin etmek karşılığında cezadan kurtulabilirsin!’’ dedi. Hıristiyan mimar Sultan’ın kararı sükut içerisinde dinleyip,cezaya razı gelmesine şaşırdı. Böylesine bir netice alacağını hiç tahmin etmemekle birlikte adaletin Osmanlı’da ne denli işlediğini görünce şaşkına döndü. Ve kararından vazgeçti. Padişah Kadı Hızır Bey ile yalnız kalınca ‘’Eğer padişahlığımdan korkup haksız bir karar verecek olsaydın billahi kılıcımla kelleni şuracıkta alacaktım!’’ der.Hızır Bey de sakladığı topuzu çıkarıp ; ‘’Hünkarım sizde padişahlığınızdan gururlanıp mahkemenin kararına itiraz edecek olsaydınız billahi bu topuzla başınızı ezerdim!’’ der.  İşte cihan devleti Osmanlı’da padişah, Hızır Bey’in işinin ehli olduğuna kanaat getirmiş ve Hızır Bey de vazife şuuru içerisinde devletine ve şeriata sadakatini göstermiştir.  1890 Yılında Sultan Abdülhamid Han döneminde uygulamaya konulan ‘’Liyakat Madalyası’’ hem devlet mensuplarını hem de halkı vazife şuuru doğrultusunda teşvik etmiştir. Bu madalya amme hizmetinde bağlılık, üstün hizmet ve kahramanlık gösterenlere verilirdi. Altın ve gümüş bakımından iki çeşidi olan madalya birinci dünya savaşı sonlarına dek verilmeye devam etti.    Devşirme Sistemi’ de usul üzere gayrimüslim ailelerden alınan çocuklar yeteneklerine göre sınıflandırılırdı. Gayrimüslim bir aileden alınan çocuğun yeteneklerini ispatı halinde devletin en stratejik makamlarında vazifelendirilmesi mümkün oluyordu.  Rum Mehmed Paşa, Veli Mahmud Paşa, Yunus Paşa, Rüstem Paşa, Sokollu Mehmed Paşa, Kuyucu Murat Paşa ve Pargalı İbrahim Paşa  bu şekilde ‘’Sadrazamlık’’ makamına kadar ulaşan kimselerdir. Tarihi ve Dini örneklerle belirttiğimiz bu iki kavramın birbirinden bağımsız ilerlemesi mümkün değildir. Zira liyakat ilkesi gözetilerek kadrolara tayin edilen kimseler sadık olmadığı müddetçe olumlu bir netice elde edilemez. Aynı şekilde tayin esnasında sadık olmamakla beraber vazifeye uygun olması sebebiyle işin mümessili ilan edilenlerde benzer sonuçlar doğurur. Şanlı Türk mazisinde ve İslam dininde sayısız örneğini bulabileceğiniz bahsi geçen önerilerimizi esas alan bir yönetim şekli şüphesiz ki uygulandığı takdirde Türk milletini muasır medeniyetler seviyesine ulaştıracak, Türk disiplinini dünya devleri arasında üstün ve hâkim kılacaktır.(!) Esen Kalın… Mustafa Demir 27.02.2017 Kayseri  
Ekleme Tarihi: 04 Haziran 2026 -Perşembe

SADAKAT VE LİYAKAT

 Şanlı Türk mazisinde ve İslam dininde sayısız örneğini bulabileceğiniz bahsi geçen önerilerimizi esas alan bir yönetim şekli şüphesiz ki uygulandığı takdirde Türk milletini muasır medeniyetler seviyesine ulaştıracak, Türk disiplinini dünya devleri arasında üstün ve hâkim kılacaktır.(!)

Kelime anlamı ile sadakat; İçten bağlılık, liyakat ise; İşi ehline vermektir. Birkaç cümle ile basitçe ifade edebildiğimiz bu iki kavram toplulukların, cemiyetlerin hatta bir devletin idaresinde dahi göz ardı edilmemesi ve önemle üzerine düşülmesi gereken bir meseledir. Eğer ki bir millet zengin ve müreffeh toplum seviyesine ulaşmak istiyorsa, millet mensuplarının milli ülküleri ve süregelen mili disiplinlerine riayet etmeleri, vazife şuuru içerisinde sadık bir vatandaş olması gerekmektedir. Disiplinsiz hiçbir mücadele muvaffakiyet ile neticelenemeyeceği için milli bir disiplinden yoksun olan milletler, ivedi bir gayret göstererek kültürel değerleri ile çatışmayacak bir disiplin edinmelidirler. Millet mensupları sadece sadık birer vatandaş olarak milli ülkü ve çalışma programına katkıda bulunabilirler. Unutulmamalıdır ki en sadık insan vazifesini layıkıyla yerine getirendir. Kişi milletinin bekası için önem arz eden herhangi bir konuda, halkın iç içe olduğu sosyal ortamlar da vuku bulan hadiselerde hatta ikili ilişkilerinde dahi şahsi menfaatlerinden evvel mensubu olduğu milletin menfaatlerini gözeterek sadakat borcunu ödemiş olur. Kişilerin vazifelerini kusursuz yerine getirmeleri ve menfaat hususunda şahsından evvel milletinin menfaatlerini gözetmesi fikri sizlere ulaşılamaz bir gerçekten ibaret gelebilir. Elbette bu fikrin toplumun her kesimine sirayet ettirilmesi için de başvurulacak yol bellidir. ‘’Liyakat’’
Bugün sokaklar işini sevmeyen, önemsemeyen ve bunu yaparken sadece kendine değil milletine de zarar verdiğinin farkında olmayan insanlarla dolu. Peki, onları sevmedikleri kadrolara yerleştiren, onları bu alanlarda sindiren en önemli etken nedir?
Eğitim sistemi.(!) İşlevsiz biçime sokulan eğitim sistemi milleti manen çökerttiği gibi madden de dönüşü olmayan bir yola sokar. Yarınlarımızın yegâne umudu olan, Refahın hâkim olduğu dünya düzenini kuracağına inandığımız çocuklarımız kendinden ve milletinden uzak yetiştirilmekte. İçerisin- de eğitim, sağlık hayati değerler taşıyan kurumların ıslah edildiği Bütünsel Kalkınma Planı yerine, Devlet politikalarımızı köprüler ve yollar üzerine geliştirdiğimiz müddetçe milletimizin istikbalinden şüphe etmeliyiz. Nasıl ki bir balıktan uçması ve bir kuştan yüzmesi beklenilemezse kişiyi yerine getiremeyeceği bir vazife altında ezmek yâda ona adil olmayan bir kazanç sağlamak, hem yapılan işi hem de mümessilini rezil edecektir.
Sadakat ilkesini topluma kabul ettirmek için liyakate dayalı bir devlet düzeni inşa etmeliyiz. Kişileri vazife şuuru ile şuurlandırmak için de onları layık oldukları alanlarda vazifelendirmemiz gerekiyor. İşte burada asıl görev kimlerin hangi işte ehil olduğunu tespit eden yöneticilere düşüyor. Yöneticiler vazifelendirme yaparken, işi alacak kişide şu vasıfları gözetmelidir:
-Vazifeyi üstlenecek kişi yeterli bir eğitimden geçmiş ve alanında kabiliyetli bir kimse olmalıdır.
-Kişi işini sevmekle birlikte yeri geldiğinde zamanından fedakârlık edecek ve daha fazla verim alabilmek için gayretini esirgemeyecektir.
Aksi takdirde devlet ve görevli kadrolar zarar görür. Halka ulaştırılması hedeflenen hizmet yarım kaldığı gibi, görevi hak etmeyen kimselerin haksız kazanç ve itibar kazanmasına da sebep olunur.
Şimdi birde işin İslami yönüne bakalım:
Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim insanların bir arada yaşarken gözetmeleri gereken sadakat ve liyakat ilkeleri hakkında şunları söyler:
‘’ Şüphesiz ki Allah; size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah; bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah; Semi', Basar olandır.’’ (NİSA/58)

(Bu), Allah’ın sadıkları sadakatlerinden dolayı mükâfatlandırması ve münafıklara azap etmesi veya dilerse tövbelerini kabul etmesi içindir. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur (mağfiret eden, günahları sevaba çeviren), Rahîm’dir (rahmet eden, Rahîm esmasıyla tecelli eden).(AHZAB/24)

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed(s.a.v)’in hicretin ilk günlerinde Medine’de yaşadığı bir olay yazımıza misal teşkil eder:
Hz. Peygamber (s.a.v) Medine halkının erkek hurma çiçeklerini, meyve verecek olanların üzerine silkeleyerek doğal aşılama yaptıklarına şahit olur. Neden böyle yaptıklarını sorar. Onlar da hurma meyvelerinin kaliteli olması için bunu hep yaptıklarını söylerler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v) “Bunu yapmanızın bir fayda sağlayacağını zannetmiyorum” der. Onlar da hurma aşılama işini bırakırlar. O sene hurmalar cılız ve kalitesiz olur. Hz. Peygamber(s.a.v) bunun sebebini sorar. Onlar da, siz öyle buyurduğunuz için biz de aşılamayı bıraktık ve hurmalar böyle oldu, derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Benimkisi bir zandan ibaretti. Beni zannımla sorgulamayın. Ama ben size, Allah böyle buyuruyor diye bir haber getirirsem onu alın. Çünkü ben Allah adına asla yalan söylemem” buyurur (Müslim). 
Yine adil oluşuyla nam salmış Osmanlı İmparatorluğu’nda da sadakat ve liyakat ilkesine bağlılığa sıkça rastlıyoruz. İstanbul’u fethederek Hz. Peygamber(s.a.v)’in övgüsüne mazhar olan yedinci Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet Han’ın yaşadığı şu olay yine yazımıza misal teşkil eder:

‘’İstanbul fethedilmiş ve Hızır Bey şehrin kadısı tayin edilmiştir. Bu yıllarda vuku bulan hadise farklı şekillerde aktarılsa da şöyle gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemeldir: Hıristiyan bir mimar Kadı Hızır Bey’in huzuruna çıkıp Padişah Fatih Sultan Mehmet Han’dan şikayetçi olduğunu beyan eder. İddia etiğine göre Sultan, Ayasofya Cami’inden daha yüksek bir kubbe ve daha  gösterişli  mimari özelliklere sahip  bir camii yaptırmak ister. Mimar bu işi üstlenir. Fakat Müslümanların Ayasofya’dan daha gösterişli bir esere sahip olmasına razı gelmez. Sultan’ın emri üzere Mısır’dan bir çok zahmetle getirilen sütunların yüksekliklerini kısa tutup, kubbenin yüksekliğini de Ayasofya’dan alçak yapar. Sultan emredilen hususların kasıtlı olarak ihlal edildiğini görünce oldukça hiddetlenmiştir. O kadar hiddetlenmiştir ki mahkemeye dahi lüzum görmeden mimarın elini kestirmiştir. Hızır Bey şikayet üzere konuyu araştırmış,şahitlerle birlikte Sultan’ı da mahkemeye çağırmıştır. Fatih mahkeme salonunda başköşeye oturmak isteyince Kadı Efendi: ‘’Oturma begüm. Hasmınla yüzleşmek üzere, mahkeme huzurunda ayakta dur.’’ der. Sultan derhal söylenen yere geçer. Mahkeme neticesinde ‘’Sen Murat oğlu Mehmet! Mahkeme edilmeden bu zimmînin elini kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek. Eğer mimarı razı edebilirsen, ölünceye dek onun ve ailesinin geçimini temin etmek karşılığında cezadan kurtulabilirsin!’’ dedi. Hıristiyan mimar Sultan’ın kararı sükut içerisinde dinleyip,cezaya razı gelmesine şaşırdı. Böylesine bir netice alacağını hiç tahmin etmemekle birlikte adaletin Osmanlı’da ne denli işlediğini görünce şaşkına döndü. Ve kararından vazgeçti. Padişah Kadı Hızır Bey ile yalnız kalınca ‘’Eğer padişahlığımdan korkup haksız bir karar verecek olsaydın billahi kılıcımla kelleni şuracıkta alacaktım!’’ der.Hızır Bey de sakladığı topuzu çıkarıp ; ‘’Hünkarım sizde padişahlığınızdan gururlanıp mahkemenin kararına itiraz edecek olsaydınız billahi bu topuzla başınızı ezerdim!’’ der. 
İşte cihan devleti Osmanlı’da padişah, Hızır Bey’in işinin ehli olduğuna kanaat getirmiş ve Hızır Bey de vazife şuuru içerisinde devletine ve şeriata sadakatini göstermiştir. 
1890 Yılında Sultan Abdülhamid Han döneminde uygulamaya konulan ‘’Liyakat Madalyası’’ hem devlet mensuplarını hem de halkı vazife şuuru doğrultusunda teşvik etmiştir. Bu madalya amme hizmetinde bağlılık, üstün hizmet ve kahramanlık gösterenlere verilirdi. Altın ve gümüş bakımından iki çeşidi olan madalya birinci dünya savaşı sonlarına dek verilmeye devam etti.
  
Devşirme Sistemi’ de usul üzere gayrimüslim ailelerden alınan çocuklar yeteneklerine göre sınıflandırılırdı. Gayrimüslim bir aileden alınan çocuğun yeteneklerini ispatı halinde devletin en stratejik makamlarında vazifelendirilmesi mümkün oluyordu.  Rum Mehmed Paşa, Veli Mahmud Paşa, Yunus Paşa, Rüstem Paşa, Sokollu Mehmed Paşa, Kuyucu Murat Paşa ve Pargalı İbrahim Paşa 
bu şekilde ‘’Sadrazamlık’’ makamına kadar ulaşan kimselerdir.

Tarihi ve Dini örneklerle belirttiğimiz bu iki kavramın birbirinden bağımsız ilerlemesi mümkün değildir. Zira liyakat ilkesi gözetilerek kadrolara tayin edilen kimseler sadık olmadığı müddetçe olumlu bir netice elde edilemez. Aynı şekilde tayin esnasında sadık olmamakla beraber vazifeye uygun olması sebebiyle işin mümessili ilan edilenlerde benzer sonuçlar doğurur.
Şanlı Türk mazisinde ve İslam dininde sayısız örneğini bulabileceğiniz bahsi geçen önerilerimizi esas alan bir yönetim şekli şüphesiz ki uygulandığı takdirde Türk milletini muasır medeniyetler seviyesine ulaştıracak, Türk disiplinini dünya devleri arasında üstün ve hâkim kılacaktır.(!)
Esen Kalın…
Mustafa Demir
27.02.2017
Kayseri

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve postegram.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.