Ali ÜNLÜ
Köşe Yazarı
Ali ÜNLÜ
 

LİYAKATSİZLER FARKLI ALANLARA SALDIRIYOR

Toplumların ayakta kalmasını sağlayan en önemli ilkelerden biri liyakattir. Çünkü liyakat, bir görevin ehline verilmesi demektir. Bilginin, emeğin, tecrübenin ve yetkinliğin ödüllendirilmesidir. Bir toplumda liyakat zayıfladığında sadece kurumlar değil, meslek ahlakı, üretim kültürü ve toplumsal güven de yara alır. Bugün ise dikkat çeken başka bir sorunla karşı karşıyayız: Bulunduğu göreve liyakatle değil farklı yollarla gelen, ancak bulunduğu konumdan da memnun olmayan bazı kişiler, bu kez yıllarını belirli bir alana vermiş insanların emek verdiği sektörlere yöneliyor. Elbette herkesin meslek değiştirme, ticaret yapma ya da yeni bir alanda kendini geliştirme hakkı vardır. Çalışmak, üretmek ve yeni fırsatlar aramak son derece doğal bir durumdur. Sorun, bu girişimlerin bilgi, hazırlık ve emek yerine sadece mevcut makamın sağladığı güç, çevre veya nüfuz kullanılarak yapılmaya çalışılmasıdır. Bir alanda yıllarca alın teri dökmüş insanların emeğini küçümseyerek, "Ben bunu da yaparım." anlayışıyla hareket etmek, hem mesleğe hem de toplumsal adalet duygusuna zarar verir. Bir ustanın ustalığı, sadece dükkân açmakla kazanılmaz. Bir doktorun bilgisi yalnızca diploma almakla sınırlı değildir. Bir gazetecinin kalemi, bir mühendisin hesabı, bir sanatçının üretimi ya da bir esnafın müşteri güveni; yılların birikimiyle oluşur. Tecrübe, başarının görünmeyen kısmıdır. Dışarıdan bakıldığında kolay görünen birçok işin arkasında sayısız hata, fedakârlık ve öğrenme süreci vardır. Ne var ki günümüzde bazı kişiler, bu sürecin tamamını yok sayarak, yalnızca sonuca odaklanıyor. Bir işletmenin bugün elde ettiği başarı görülüyor; ancak o başarıya ulaşmak için geçirilen uykusuz geceler, ekonomik riskler, başarısız denemeler ve sabır göz ardı ediliyor. Sonra da "Bu işi ben de yaparım." düşüncesiyle hareket ediliyor. Fakat işin içine girildiğinde, yılların emeğinin yerini kısa yolların alamadığı anlaşılıyor. Asıl düşündürücü olan ise, kendi görevinde beklenen başarıyı gösteremeyen bazı kişilerin, çözümü başka alanlara yönelmekte aramasıdır. Oysa insanın önce bulunduğu işi en iyi şekilde yapması beklenir. Eğer sorumluluğunu yerine getiremeyen biri, farklı sektörlerde de aynı anlayışla hareket ederse, orada da benzer sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü mesele yalnızca meslek değiştirmek değil; çalışma anlayışıdır. Ticaret de, zanaatkârlık da, sanat da kendine özgü bir kültüre sahiptir. Her sektörün yazılı olmayan kuralları vardır. Bir esnafın müşteriyle kurduğu güven ilişkisi, bir ustanın el becerisi, bir çiftçinin toprağı tanıması veya bir gazetecinin haber sezgisi, kısa sürede edinilecek özellikler değildir. Bunlar yıllar içinde oluşan birikimlerdir. Ne yazık ki günümüzde bazı çevrelerde, emek vermeden sonuca ulaşma arzusu giderek yaygınlaşıyor. Sosyal medyada görülen hızlı başarı hikâyeleri, kolay para kazanma vaatleri ve gösterişli hayatlar, birçok kişide gerçekçi olmayan beklentiler oluşturuyor. Böyle olunca da sabır yerine acelecilik, öğrenme yerine taklit, üretim yerine görüntü ön plana çıkıyor. Oysa gerçek ustalık, yalnızca işi yapmak değil; o işi hakkıyla yapabilmektir. Bir ustanın yetişmesi bazen on yıllar alırken, o emeği değersiz göstermek hem mesleğe hem de topluma haksızlıktır. Çünkü ustalar yalnızca ürün üretmez; aynı zamanda kültür, gelenek ve meslek ahlakı da aktarırlar. Onların deneyimi, gelecek kuşakların en önemli sermayesidir. Toplum olarak, başarıyı yalnızca maddi kazanç üzerinden değerlendirmekten vazgeçmeliyiz. Bir insanın çok kazanıyor olması, o işi iyi yaptığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, sessizce çalışan, işini özenle yapan ve mesleğine yıllarını vermiş insanların değeri de göz ardı edilmemelidir. Kalıcılık, çoğu zaman gösterişten değil, istikrardan doğar. Liyakatin olmadığı yerde güven zedelenir. Güvenin zedelendiği yerde ise kaliteli üretim, adil rekabet ve sürdürülebilir başarı da zarar görür. Bu nedenle hem kamu hayatında hem de özel sektörde bilgiye, deneyime ve emeğe hak ettiği değeri vermek zorundayız. Yeni alanlara yönelmek isteyen herkes elbette bunu yapabilir; ancak bunun yolu, başkalarının yıllar süren emeğini küçümsemekten değil, aynı sabrı ve aynı özveriyi göstermeye razı olmaktan geçer. İnsanların yeni işler yapması değil; her işin bir emeği, bir eğitimi ve bir birikimi olduğunu kabul edebilmesidir. Liyakat, sadece bir göreve atanırken değil, hayatın her alanında rehberimiz olmalıdır. Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği, makam sahibi insanların çokluğu değil; işini hakkıyla yapan insanların çoğalmasıyla ölçülür. Mesleğine saygı duyan, emeğe değer veren ve öğrenmeye açık bireyler arttıkça hem kurumlar güçlenir hem de toplum daha sağlam bir gelecek inşa eder.
Ekleme Tarihi: 26 Haziran 2026 -Cuma

LİYAKATSİZLER FARKLI ALANLARA SALDIRIYOR

Toplumların ayakta kalmasını sağlayan en önemli ilkelerden biri liyakattir. Çünkü liyakat, bir görevin ehline verilmesi demektir. Bilginin, emeğin, tecrübenin ve yetkinliğin ödüllendirilmesidir. Bir toplumda liyakat zayıfladığında sadece kurumlar değil, meslek ahlakı, üretim kültürü ve toplumsal güven de yara alır. Bugün ise dikkat çeken başka bir sorunla karşı karşıyayız: Bulunduğu göreve liyakatle değil farklı yollarla gelen, ancak bulunduğu konumdan da memnun olmayan bazı kişiler, bu kez yıllarını belirli bir alana vermiş insanların emek verdiği sektörlere yöneliyor.

Elbette herkesin meslek değiştirme, ticaret yapma ya da yeni bir alanda kendini geliştirme hakkı vardır. Çalışmak, üretmek ve yeni fırsatlar aramak son derece doğal bir durumdur. Sorun, bu girişimlerin bilgi, hazırlık ve emek yerine sadece mevcut makamın sağladığı güç, çevre veya nüfuz kullanılarak yapılmaya çalışılmasıdır. Bir alanda yıllarca alın teri dökmüş insanların emeğini küçümseyerek, "Ben bunu da yaparım." anlayışıyla hareket etmek, hem mesleğe hem de toplumsal adalet duygusuna zarar verir.

Bir ustanın ustalığı, sadece dükkân açmakla kazanılmaz. Bir doktorun bilgisi yalnızca diploma almakla sınırlı değildir. Bir gazetecinin kalemi, bir mühendisin hesabı, bir sanatçının üretimi ya da bir esnafın müşteri güveni; yılların birikimiyle oluşur. Tecrübe, başarının görünmeyen kısmıdır. Dışarıdan bakıldığında kolay görünen birçok işin arkasında sayısız hata, fedakârlık ve öğrenme süreci vardır.

Ne var ki günümüzde bazı kişiler, bu sürecin tamamını yok sayarak, yalnızca sonuca odaklanıyor. Bir işletmenin bugün elde ettiği başarı görülüyor; ancak o başarıya ulaşmak için geçirilen uykusuz geceler, ekonomik riskler, başarısız denemeler ve sabır göz ardı ediliyor. Sonra da "Bu işi ben de yaparım." düşüncesiyle hareket ediliyor. Fakat işin içine girildiğinde, yılların emeğinin yerini kısa yolların alamadığı anlaşılıyor.

Asıl düşündürücü olan ise, kendi görevinde beklenen başarıyı gösteremeyen bazı kişilerin, çözümü başka alanlara yönelmekte aramasıdır. Oysa insanın önce bulunduğu işi en iyi şekilde yapması beklenir. Eğer sorumluluğunu yerine getiremeyen biri, farklı sektörlerde de aynı anlayışla hareket ederse, orada da benzer sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü mesele yalnızca meslek değiştirmek değil; çalışma anlayışıdır.

Ticaret de, zanaatkârlık da, sanat da kendine özgü bir kültüre sahiptir. Her sektörün yazılı olmayan kuralları vardır. Bir esnafın müşteriyle kurduğu güven ilişkisi, bir ustanın el becerisi, bir çiftçinin toprağı tanıması veya bir gazetecinin haber sezgisi, kısa sürede edinilecek özellikler değildir. Bunlar yıllar içinde oluşan birikimlerdir.

Ne yazık ki günümüzde bazı çevrelerde, emek vermeden sonuca ulaşma arzusu giderek yaygınlaşıyor. Sosyal medyada görülen hızlı başarı hikâyeleri, kolay para kazanma vaatleri ve gösterişli hayatlar, birçok kişide gerçekçi olmayan beklentiler oluşturuyor. Böyle olunca da sabır yerine acelecilik, öğrenme yerine taklit, üretim yerine görüntü ön plana çıkıyor.

Oysa gerçek ustalık, yalnızca işi yapmak değil; o işi hakkıyla yapabilmektir. Bir ustanın yetişmesi bazen on yıllar alırken, o emeği değersiz göstermek hem mesleğe hem de topluma haksızlıktır. Çünkü ustalar yalnızca ürün üretmez; aynı zamanda kültür, gelenek ve meslek ahlakı da aktarırlar. Onların deneyimi, gelecek kuşakların en önemli sermayesidir.

Toplum olarak, başarıyı yalnızca maddi kazanç üzerinden değerlendirmekten vazgeçmeliyiz. Bir insanın çok kazanıyor olması, o işi iyi yaptığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, sessizce çalışan, işini özenle yapan ve mesleğine yıllarını vermiş insanların değeri de göz ardı edilmemelidir. Kalıcılık, çoğu zaman gösterişten değil, istikrardan doğar.

Liyakatin olmadığı yerde güven zedelenir. Güvenin zedelendiği yerde ise kaliteli üretim, adil rekabet ve sürdürülebilir başarı da zarar görür. Bu nedenle hem kamu hayatında hem de özel sektörde bilgiye, deneyime ve emeğe hak ettiği değeri vermek zorundayız. Yeni alanlara yönelmek isteyen herkes elbette bunu yapabilir; ancak bunun yolu, başkalarının yıllar süren emeğini küçümsemekten değil, aynı sabrı ve aynı özveriyi göstermeye razı olmaktan geçer.

İnsanların yeni işler yapması değil; her işin bir emeği, bir eğitimi ve bir birikimi olduğunu kabul edebilmesidir. Liyakat, sadece bir göreve atanırken değil, hayatın her alanında rehberimiz olmalıdır. Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği, makam sahibi insanların çokluğu değil; işini hakkıyla yapan insanların çoğalmasıyla ölçülür. Mesleğine saygı duyan, emeğe değer veren ve öğrenmeye açık bireyler arttıkça hem kurumlar güçlenir hem de toplum daha sağlam bir gelecek inşa eder.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve postegram.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.